Hadisleri kabul etmeyenlerin ki bunların ilimde ilerleme ve tedvin sonucu düzenlemelerle kültürümüzde yerini alan tasavvuf, fıkıh ve akaid alanındaki çeşitliliğe karşı çıkıp asırlara dayalı birikimleri bir çırpıda yerle yeksan etmedeki hırslarını da göz önünde bulundurduğumuzda özellikle de kandil gecelerimizde piyasaya çıkarak Müslümanların bu geceye mahsus yaptıkları ibadetlere yönelik kafaları ifsat etmedeki gayretleri her zaman dikkatimi çekmiştir.
Sosyal medyada akademisyen bir ilahiyatçının açıklamalarına yer verilen bir videoda bu kadar da olmaz dedirtecek bir pervasızlıkla Miraç hadisesinin ele alınışında sünnete dayalı hakikatlerde şüpheler uyandırarak sünneti basite indirgeme gayreti beni çileden çıkarmaya yetti. İpe sapa gelmez sözlerinin en ağırıma gidenin “Müslümanların, miraç olayını ıspatlamak için yalan uydurduklarını” söylerken ki sözleri oldu.
Bir ilahiyatçı, yalanı bir Müslümana yakıştırıyorsa “Kişi karşısındakini kendisi gibi zanneder” ilkesi gereği önce kendisini bir gözden geçirmesi gerekir. Hele hele yalanla töhmet altına almaya çalıştığı kuşak Sahabe kuşağı ise asla kabul edilemez. İmkan elverse de böyle birinin ilahiyat diploması elinden alınabilse. Peygamberin talim ve terbiyesinden geçen bir nesli yalancılıkla itham etmek bir akıl tutulmasıdır. Bunun bir adım ilerisi de peygambere hakarettir. Zaten bu modern İslami akımın sünnetle derdinin olduğunu bilmeyen yoktur.
Ey ilahiyatçı zerzevat!
Sahabeyi kastederek Müslümanlar uydurdu diyorsun. Böylece Müslümanları yalancılıkla itham ediyorsun. Hem de sahabeleri. Peki, sen kimsin? Müslümansın. Diyelim ki öyle. Peygamber terbiyesinden geçtiği halde Müslümana yalan isnat ettiğinde Müslümandan daha yalancı kimse kalmamış oluyor. O zaman sen de bir yalancısın. Ya da sen Müslüman değilsin.
Bu zerzevat ilahiyatçı İsra hadisesinin gerçekleştiğine inanırken Miraç hadisesini yok sayıyor.
Ey ilahiyatçı zerzevat!
Miracı zaten senin gibi eblehler anlamaz. Gelelim senin kabul ettiğin İsra olayına.
İsra hadisesi, Mekke'den Kudüs'e yaklaşık 1200 km.'lik bir mesafenin Peygamber Efendimiz gidiş gelişiyle gerçekleşen bir kaç dakikalık yolculuktan ibaret.. O günkü teknolojik seviye göz önünde bulundurulup düşünüldüğünde olay, biçimsel olarak zaten başlı başına bir mucize olarak çıkar karşımıza. Bugün bile uçakla gitmeye kalkılsa yine o kadar kısa bir sürede gidilmez. Bu olayda Allah, gücüyle bir tecellide bulunmuştur. Allah'ın gücü her şeye yeter çünkü.
İsra olayını bile o günkü şartlarda tahlil ettiğimizde bir müşrikin buna inanması zaten beklenemez. Yine de müşriklerden merak edenlerin sorularına cevaplar verilmiş, yolculuğun dünyevi boyutu delillendirilmeye çalışilmıştır. Küfürde debelenenler yine inanmamıştır. Artık canlari cehenneme demekten başka sözümüz kalmıyor..
Miraç olayına gelince kafir zaten inanmaz. Buna, Peygamberi kabul eden mümin ancak inanır.
Günümüzün sözüm ona modern Müslümanı Miraç’ı inkar ediyor. Çünkü Allah’ın gücüne kendi mantığınca bir sınır getiriyor. Miraç yoktur derken haşa sanki Allah bunu yapamaz demiş oluyor. Hatta bu sakat modern kafa Allah'ın geleceği bilmediğini de iddia ediyor. Bununla ilgili ayetleri Kur'an'dan çıkarmayı teklif edecek kadar aşağılanmış bir durumdalar. İsra hak olduğu gibi Mirac da haktır. Müsluman böyle inanir. İnanmayanin keyfi bilir. Ebu Cehiller de inanmadı Ebu Lehebler de…
Bu kafa yapısını temsilen “namaz bu ümmetin başına bela edilmiştir” diyen Yaşar Nuri Öztürk’tür. Mustafa Öztürk denen başka bir ilahiyatçı “Kur’an’da peygamberin sözlerinin yer aldığını iddia edecek kadar zıvanadan çıkmıştır. “Allah geleceği bilemez” iddiasından hareketle konuya ilişkin ayetlerin Kur’an’dan çıkarılması gerektiğini savunan ilahiyatçıları da biliyoruz. Bunlar gibi daha niceleri var ülkemde ve İslam aleminde. Bunlar görevlerini yapacaktır. Çünkü şeytanlaşmış insanlar bunun için vardır. Ve bunlar sistematik halde hareket ederek sapkın görüşlerinin kök salmasını sağlamaya çalışmaktalar.
İslam ümmetini canlı, diri ve güçlü kılan sağlam akidesinin bozulması şeytani güçlerin en büyük amacıdır. Osmanlı ve öncesinde ümmet olarak sahip olduğumuz gücün kaynağı, Kitabımız ve sahip olduğumuz sünneti seniye idi. İngiliz Başbakanı Gladstone da Avam Kamarasında "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça onları istediğiniz gibi yönetemeyiz. Bunun için ya Kur'an'ı ellerinden almalı veya onları Kuran'dan uzaklaştırmalıyız" demişti. Kur’an’ı elimizden alamayanlar ondan uzaklaştırmaya çalıştılar. Tasavvuf, mezhep ve sonunda sünnete saldırılar hep Kur’an’dan uzaklaştırma operasyonlarıydı.
Kur’an neyi yapacağımızı emir buyururken Sünnet, bu buyrukları nasıl uygulayacağımızı gösterir. Rasihune fi’l-ilm gerçeğine yapılan saldırılar sonucunda mezhep ve tasavvufun gündemden düşürülmesinin yolu açıldı. Bitmez ve tükenmez saldırılar biteviye devam etmektedir.
Alimlerin peygamberin varisi olduğu hakikati, sahte ilim adamları peydah edilerek bertaraf edilmeye çalışıldı. Bu da İslam’ın siyasi güç olarak ikinci plana itilmesi sebebiyle vücut bukdu ve hız kazandı. Tersine dönen rüzgar bir asrı geçkin sürede İslam alemini tebliğ görevini yapmada geri bıraksa da bunun daimi olmayacağını zalimler bilmese de biz hak ehli millet olarak gayet iyi biliyoruz.
İslam aleminin bağrına saplanmış hançer gibi duran modernist din yapılanması pirincin içindeki beyaz taş misali görevini icra ederken tamamen batı usülüyle hareket etmektedir. Yöntemleri batı yöntemlerinin birebir kopyası. Batıda yalan söylemek ve bu yalanların sistematik olarak piyasaya sürülmesi misali bu modernist kafa yapısının da zihinleri ifsat eden yanlışları ilmi süslemelerle belirli zamanlarda sosyal medya aracılığıyla ifade etmeleri karanlık planların bir gereğidir. Her ne kadar kendilerine modern İslami yapılanmanın ilim adamları deseler de Kur’an ifadesiyle bunlar kitap yüklü merkeplerdir. Bu kitap yüklülükte son dönemin en meşhurları Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Seyyid Ahmed Han, Ali Abdurrazık, Kasım Emin gibi isimlerdir.
Kur'an'da iki türlü alimden bahsedilir. Biri; "Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in katındandır" derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür;" ayetinde yerini alıyor;
Diğeri de ;" Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer. Allah’ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz." ayetinde geçmektedir.
Bu iki ayetten hangi gurubun perygamber varisi alimlerden olduğunu daha net görebiliyoruz.
Ankara Ün. İlahiyat Fakültesi’nin mescidi girişine yerleştirilen vaftiz taşı hala yerinde duruyorsa modernist hastalık hala devam ediyor demektir.
İbadet, taat ve zikirle kalbi yoğrulmayanlar İslam’ın künhüne vakıf olamazlar. Bu vukufiyetsizlerin peygamberi ret etmeleri Kur’an’ı yeterince anlayamamalarından kaynaklanmaktadır. Öğrenilen Kur’an peygambere götürmüyorsa o öğretide bir sorun var demektir. İlmin amele bürünüp kalbe dokunmadığı yerin boşluğunu şeytani iğvalar doldurur. Şeytanlaşmış insanın doğuşu böyle başlar. Peygambere başkaldıranlar da şeytanlaşmış insanlardır. Bu, tarihen hep böyle olmuştur. Biz tüm ilimleri tedvin ederken bozuk görüş ve düşünceleri de bir bir belirlemişiz.
Kur’an ve sünneti ne kadar çok iyi bilirsek dinimize musallat olan habis ruhu daha iyi tanırız.
Miraç yükselişi ifade ederken karşı çıkanları da çukura talip olanlardır.
Mustafa SALİM
19 Ocak 2026 ANKARA